Motosiklet Üstünde Hollanda :)

28 Ekim 2012, Pazar   (2070 kez okundu.)

Ihtiyaciniz olan bir motor, uygun giysiler, kask ve benimki kadar iyi bir rehber! Tamam benimki kadar iyi bir rehber bulamayabilirsiniz ama kaskinizi unutmayin :)

 

 

Ilk defa herhangi bir ön arastirma yapmadan ve elime harita almadan (ki bu normalde imkansiz benim icin) yollara düstüm. Cok fazla turistik mekan görmemis olsam da simdiye kadar en keyif aldigim gezilerden biriydi. Kuzenim olmasaydi belki cok daha fazla müze/tarihi eser gezerdim ama bu kadar zevk alamazdim. llk kez kuralimi bozarak, gittigim yere ait tatlar denemektense Türk yemeklerinin, kahvaltisinin dibine vurdum diyebilirim. Yiyebilme sinirlarimi zorladim! Ama degdi dogrusu. O nedenle bu yazida bol miktarda yeme icme önerileri bulacaksiniz, gözden kacirmayin derim.

Macera henüz trendeyken basladi…

Sabah 6’da bindigim trenin beni 11:30da Amsterdam Centraal’e ulastirmasi gerekiyordu (Heidelberg-Amsterdam bilet ~88euro).  Ancak Deutch Bahn  benim gezme tempomu yetersiz bulmus olacak ki kafasina göre bir rota cizdi. Geciken ve devaminda tamamen bozulan trenden indirilip, 4 otobüse bindirildik. Nerede oldugumuz ve de nereye gittigimiz hakkinda en ufak bir fikrim olmadan Almanya’nin otobanlarinda son sürat yol alirken buldum kendimi. Yol kenarinda otlayan ineklerin sayisi arttikca dogru yol üzerinde oldugumuza karar verdim. :) Arnhem’de indik otobüsten,10 dakika sonra bizi Amsterdam’a ulastiracak trendeydik. Sonuc olarak 1.40 sa rötarli olarak vardik. Yolda bozulan ve tamamen kapanan telefonum yüzünden yarim saat bulusamadigim kuzenimin ellerine teslim ettim kendimi ve derin bir oh cektim.

 

Amsterdam:

Itiraf etmeliyim ki bu sehir kalbimi calmayi basardi! Ustelik sonbahara, biraz serinlemis havaya, Kuzey Avrupa’da olusuna ragmen. Sonbaharin yakistigi nadir sehirlerden birisi bence Amsterdam. Sanmayin ki kanallar sadece bu sehrin merkezinde. Icerilere uzanip tarlalara baktiginizda göreceksiniz ki sulama icin acilan kanallarla Kuzey Deniz’i bu ülkenin ic kisimlarina kadar uzanmakta. Bu kanallarin kenarinda otlayan inekleri görünce insan mutlu olur mu? Ben oluyorum iste. :)

 

 

 

O kadar cok bisiklet var ki sehirde denklansöre her basisinizda siz istemeseniz bile kadrajaniza giriyor. Kisi basina 2,5 bisiklet düsüyor. Bir bisikletlinin size carpmasi bir arabanin size carpmasindan daha olasi, bisiklet yollarina dikkat edin.

 

 

 

Peki bu sehirde bulusan 3 Türk muhabbet etmek icin nereye gider? Derya ve Özgür ile ilk duragimiz sehrin kalbi olan Dam Meydani’na yürüyüs mesafesindeki Güllüoglu. (www.gulluoglu.nl/tr.html)

Burda taze citir baklavanin tadina bakabilir, demleme türk cayi icebilirsiniz ince belli bardakta. Ayrica cesitli türk yemekleri ve kahvaltisi da bulmak mümkün. Yaninda biber dolmasi ile servis yapilan sebzeli krebi tavsiye ederim.

 

 

Daha sonra kanallar sehri Amsterdam’in yollarini arsinlamaya basladik kuzenimle. Buraya bosuna “Kuzey’in Venedik”i demiyorlar. Bazilari 17. yüzyildan kalma kanallarin uzunlugu 100 kilometreyi geciyor. Yaklasik 90 ada ve 1500 köprüsü ile Unesco Dünya Miraslari listesine girmeyi coktan hak etmis.

Kanalda demirli bot-evlere saskinlikla bakiyorum. Bildiginiz ev, kapi numarasi, posta kutusu var, tek farki suyun üzerinde olmalari. Saniyorum dolasabiliyosun, aksam yerine dönmek sartiyla. :))

 

 

Sonrasinda Cicek Pazari. Kanal boyundan bakildiginda seralari andiran sirt sirta vermis onlarca dükkan. Icinde lalenin yanisira pek cok cesit bitkiyi, hatta bonzaileri ve hatta kücük mandalina, limon agaclarini görmek mümkün. Tohumlari, soganlari, fideleriyle tam bir pazar. Eger bahce ile ilgilenen bir yakininiz varsa, götürmek icin daha uygun bir hediye düsünemiyorum. Rengarenk lale soganlari kagit bir torbanin icinde 5euro.

 

 

 

 

 

 

Yürürken bir cafenin önünden geciriyoruz, De Taart van m’n Tante (Teyzemin Tarti). O kadar orjinal ki hemen dikkatimi cekiyor. Icerisi bir cocuk programinin seti gibi. Cicek desenli farkli örtülerle kapli masalarin üstünde rengarenk kekler, pastalar, turtalar. Birbirinden farkli sandalye ve koltuklar, tabaklar, bardaklar ile oyuncak evi andiriyor. Özel yapim günlük pastalar servis ediliyor. Websitesi de kendi gibi ilginc. (http://www.detaart.com/)

 

 

I Amsterdam harfleriyle fotograf cektirmeden duramiyoruz her turist gibi. Peki bu yazi ne anlama geliyor? Arastirmaci ruhum bu ufak detayi da es gecmedi. Sehrin kendisi ve insanlari icin marka olmus bu slogan gururu, güveni ve bagliligi gösteriyor. Amsterdam’in zengin mirasi, kültürü, canliligi, yaraticiligi ile diger avrupa kentlerinden farkini ve bununla gurur duyan insanlarini simgeliyor. Bu sehrin en güzel yanlarindan biri de farkli kültürlerden insanlari barindirmasi ve kabullenip, onlara dostca davranmasi... Burda yasayan, calisan, okuyan, ziyaret eden her insan aslinda bu hikayenin bir parcasi. Amsterdam gücünü bu insanlardan aliyor. O nedenle payi olan herkes “Ben Amsterdam” in ta kendisiyim diyebiliyor.

 

 

Bu logonun hemen karsisinda modern mimarisiyle Van Gogh Müzesi göze carpiyor. Yapi o kadar modern ki girisi bulamiyoruz bir süre. :) Sonunda buluyoruz, ancak tadilat var, maalesef giremiyoruz. Van Gogh’un kesik kulagi, duygusal buhraninin yansidigi tablolari ve vazodaki aycicekleri bir sonraki sefere kaliyor. Pek cok müzeye ev sahipligi yapan bu bölge Museumplein (Museum Square) olarak biliniyor. 200 metre dogusunda ise Heineken Experience (Heineken Deneyimi) yer aliyor. Eski bir bira fabrikasinin eglenceli bir müzeye dönüsmüs hali. Burda Heineken birasi hakkinda herseyi ögrenebilir, bira yapimini izleyebilir ve biralari tadabilirsiniz. (giris: 17euro, online bilet: 15euro)

 

 

Dönüs yolumuzda Caffe Esprit’e ugruyoruz. Acikcasi önce kücümsüyorum magaza cafesi diye. Ancak yaninda bal ile getirilen, taze nane yapraklariyla hazirlanmis “Taze nane cayini” (fresh mint tea) tadinca fikrim tamamen degisiyor. Görünüsü mojitoyu andiran bu cay tam kis ayina göre! (www.caffeesprit.nl)

 

 

Dam Meydani’nindan geciyoruz. Oktoberfest’in bilmem kac ölcekte kücültülmüs hali ile bir panayir cikiyor karsimiza. 25.000 LED lambanin isittigi dönme dolap (Diamond Wheel) bizi Amsterdam’in üstüne cikariyor. Sehre bir de bu acidan bakiyoruz. Madam Tussauds’un penceresinden bir heykel bize el salliyor. Eger ünlülerin balmumu heykelleri ilginizi cekiyorsa burayi da listenize ekleyin.

 

Aksam yemegi icin bir Türk restoraninda ayrilan masamiza oturuyoruz. Mum isigi, beyaz masa örtüleri, hatta cocuklugumu hatirlatan duvar halisi, kapadokya saraplari ve zengin menüsüyle karsiliyor “Kilim Restourant” bizi. (http://www.kilim.nl/) Avrupada oldugum süre boyunca ilk kez ama ilk kez gercek anlamda kebap (fiyatlar 12-15euro arasi) yiyorum. Allahimm Adana kebap! Mutluluktan aglayacagim nerdeyse. :)

 

 

Yemeklerin, ambiansin yani sira bu restoranin bir özelligi daha var. Arka tarafta duvara sirtini vermis sessizce duran bir piyano göze carpiyor. Adini, sesini ilk kez o gece duydugum Karsu Dönmez 14-15 yasindayken burda piyano caliyormus. Hollanda’nin Norah Jones’u olarak adlandirilan 19 yasindaki bu genc kizdan nasil böyle bir ses cikiyor aklim almiyor. Eve gelince videolarina, konserlerine, röportajlarina bakiyorum hayretle. Piyanist, caz sanatcisi, bazen de karadeniz türküleri söyleyen, ingilizce sarki yazip besteleyen, Amerika’da Carnegie Hall’da, avrupada büyük orkestralarla konserler veren bu ses su an 22 yasinda. Bütün bunlara ragmen mütevazi bir halde masalarin arasinda dolasarak ailesine ait restoranda servise yardimci oluyor. Hikayenin en can alici kismi ise, bu maceranin gurbetci anne babanin araba almak icin biriktirdikleri parayla kizlarina piyano almasiyla baslamasi.

 

Bu güzel Türk lokantasindan ayrilip eve dönüyoruz. Kuzenimin ev sahibi Robert mutfakta karsiliyor bizi. Kadehler cikiyor, saraplar aciliyor, hos sohbete eslik ediyor Riesling sarabi. Bu 72 yasindaki genc ihtiyar ülkesini anlatiyor. %100 gurur duymuyorum ülkemle ama iyiyiz yine de diyor. Yabancilarla (göcmenlerle) barisik olduklarini, onlari kabul ettiklerini ekliyor. Ertesi gün icin önerilerde bulunuyor balik secimi icin. Rembrandt'i bilir misin diyor. Cikaramiyorum :) Sinirleniyor. Ne yalan söyliyim ben de utaniyorum biraz. Rönesans dönemindeki Michelangelo’dan daha ünlü diyor. Yok canim o kadar da olamaz diyorum. Tamam ama onun kadar ünlüydü diyor bu tatli sert ihtiyar. Ben Rembrandt'i ögrenecegime söz veriyorum ve tatliya bagliyoruz. Böylece ilk gün sonlaniyor, sabahin köründe motorla yollara düsecegimiz icin… (Eve gelip de Anotomi Dersi tablosunu görünce internette, Rembrandt’i aslinda bildigimi farkediyorum. Ama Robert bunu bilmiyor :) Sagolsun ablamin sanat tarihi kitaplari.)

 

Erkenden uyaniyoruz, hemen hazirlanip yola koyuluyoruz. Disardan baktigimda modern kilise herhalde dedigim bir binanin önünde duruyoruz.

           

 

Amsterdam’in batisinda yer alan Podium Mozaiek (Mozaik Cafe) modern dekorasyonuyla cafe/bar, restoran ve de tiyatro. Servis yapanlarin ve de icerdekilerin cogu yabanci, yani Dutch. Kuzenim türk kahvaltisi istiyoruz deyince sasiriyorum. Üst kat ise cesitli sanat faaliyetlerinin, konser tiyatro vs. organize edildigi bölüm. Böyle bir yer bir Türk’e ait oldugu icin gurur duyuyorum. Saniyorum o kahvaltiyi hic unutmayacagim. Nedenini asagidaki fotografta görebilirsiniz. Benim favorim bal-kaymak! Eger Amsterdam’a yolunuz düserse buraya ugramadan ayrilmayin. Tepemizdeki asili lambanin etrafinda farkli dillerden notlari görünce sasiriyorum. Arapca, Cince (ya da Japonca bilemedim) bile mevcut. Ellerinde haritalarla kahvaltilarini yapan turistler buranin farkini ortaya koyuyor. Kesinlikle es gecilmeyecek bir yer. Rezervasyon yaptirmanizi tavsiye ederim, özellikle haftasonu.(Kisi basi turk kahvaltisi 13,5euro)  www.podiummozaiek.nl

 

 

 

Scheveningen’de aliyoruz solugu. Bu sahil kasabasi, Güney Hollanda'da yer alan The Hague (Den Haag) sehrinin 8 bölgesinden biri. Aylardan sonra denizle bulusuyorum tekrar. Yine marti ve dalga sesleriyle huzur buluyorum ruuhumun derinliklerinde. Kuzey Deniz’i bana uzaktan göz kirpiyor. Biraz soguk, Akdeniz gibi davetkar degil, magrur. Upuzun bir kumsal boyunca güzel (bu mevsimi düsünürsek ilik) havanin tadini cikaran insanlar. Sanki burda hersey yavas ilerliyor, zaman bile yavas akiyor diye düsünüyorum. Sonradan ögreniyorum ki burasi asil gece hayati ve deniz kenarindaki barlariyla ünlüymüs. O nedenle yolunuz düserse gece hayatina da bir göz ativerin benim yerime. Otobanda giderken bir tabela dikkatimi cekiyor, Gouda. Hemen her hafta marketten aldigim peynirin adi. Meger bu peynirin vatani burasiymis, hatta bu isimde kasaba var. Bunu da ögrenmis oluyorum.

 

 

 

 

 

Sonraki durak Hollandanin MiniaTurk’ü, Madurodam (giris kisi basi 14,5euro). Tüm Hollanda irili ufakli binbir tane objeyle ayaklarinizin altinda.

 

 

Motor üstünde yagmura yakalanmamak icin eve biraz erken dönüyoruz. Ama gece henüz basliyor. Rotterdam’da o aksam Sezen Aksu konseri oldugunu ögreniyoruz. Türkiye’de yakalayamadigim bu firsat Hollanda’da karsima cikiyor. 5-10 dakika icinde üzerimizi degistirip arabaya atliyoruz. Otobanda son sürat, bilet kalip kalmadigini bile bilmeden konsere yetismeye calisiyoruz 1 saat icinde. Baslamasina 10 dakika kala De Doelen’in kapisindayiz. Biletleri aliyoruz ve icerdeyiz, duruma inanamayarak kuzenimle birbirimize bakiyoruz. O kücük dev kadin, öyle bir sarkiyla basliyor ki...  

 

Gülümse hadi gülümse bulutlar gitsin
Yoksa ben nasıl yenilenirim hadi gülümse
Belki şehre bir film gelir
Bir güzel orman olur yazılarda
İklim değişir akdeniz olur gülümse...

 

Belki diyorum Heidelberg’de de iklim degisir be, hani olmaz ama… 3 saat nasil geciyor, Sezen Aksu bizi nasil bir duygudan cikarip öbürüne sokuyor anlamiyoruz. Siz siz olun gurbet ellerde bu kadinin konserine gitmeden bir durun düsünün :) Bakmayin öyle dedigime unutulmaz bir ani oluyor benim icin!

Konser cikisi Amsterdam’in dogusunda baska bir türk restoranina gidiyoruz, “Meram”. Ilk kez Shoarma yiyorum, bu kadar begenecegimi düsünmeden. Döner desem degil, tantuni desem degil. Siniflandiramiyorum. Etin terbiye edilisi, pisirilisi farkli diyor kuzenim. Yani farki ancak bunu tattiginiz zaman anlayacaksiniz. Künefe, baklava ve hatta tahinli cevizli kabak tatlisi var menude! Tercihimi bu seferlik taze fistikli baklavadan yana kullaniyorum. ;) (www.restaurantmeram.nl)

 

 


 

Red Light Street… Yanyana, üstüste kücücük odalar, hücrelere hapsedilmis gibi duran yariciplak kadinlar. Camin bu yaninda cigerci kedisi gibi dolanan erkekler. Ne düsünecegimi, ne hissedecegimi bilemedim. Ne de olsa dünyanin en eski meslegini icra eden kadinlar magaza vitrinlerindeki oyuncak bebekler gibi boy göstermekteydi kirmizi/pembe isiklar altinda. Burda fotograf cekmek yasak. O nedenle kendiniz gidin görün. Belli bir saatten sonra yolda yürüyen kadin sayisi azalsa da yine de esinin ya da sevgilisinin kolunda, ayni zamanda turistik de olan bu yeri görmeye gelen kadinlar mevcut. Kimse size garip bir gözle bakmiyor. Isin tuhaf yani burda hersey yasal, sanki Amsterdam yasak olan ne varsa almis bünyesine, onla baris imzalamis. Gizleyecek, saklayacak, cekinecek birsey yok, hersey ortada. Isterseniz bir kafeye oturup “Marihuana” icebilirsiniz ya da sehrin göbeginde yer alan Red Light Street’te turlayabilirsiniz. Gece Red Light Street’te son sürat devam ederken biz eve dönüyoruz.

 

Ertesi gün yani son günüm. Bu sefer Meram’in diger subesinde acik büfe kahvalti yapiyoruz. Vakit kalmadigindan botla kanal turu baska bahara kaliyor. Cünkü Eindhoven’dan gelen 2 yildir görmedigim arkadaslarimla hasret gideriyorum. Kahveler, bolca muhabbet ve trene yetismek icin telas icinde veda ediyorum bu sehre. Kostururken son birkac kare cekmeyi ihmal etmiyorum kanal boyu. Öyle güzel, öyle sicak bir ani olarak kaliyor ki bende bu Hollanda turu, ayrilmak istemiyorum…

 

Bilthoven: Utrecht’e bagli bir köy. Köy dedigime bakmayin evlerin fiyatlari ucmus durumda. Sokaklar birbirine o kadar benziyor ki kaybolmaniz isten degil. Sakin ve huzurlu bir yer, arada gecen arabalarin haricinde cit cikmiyor. Özellikle de aksamlari sanki in cin top oynuyor. Kücücük carsisi, villalari, muhtesem evleriyle (tanesi 1.5-2 trilyondan basliyor) filmlerdeki kücük zengin kasabalari hatirlatiyor insana. Sonbaharin kahveye, kizila, sariya boyadigi sokaklarinda dakikalarca fotograf cekiyoruz Özgür'le.

 

 

 

 

Utrecht: Arabayla sokaklarinda söyle bir turlamanin yani sira sadece Utrecht Üniversitesi’ne ugrayabildik bu kosusturmaca icinde. Ama rengarenk konteyner ögrenci evlerini görmeden gecemedim. Utrecht Hollanda’nin en büyük üniversitesine ev sahipligi yapiyor. Böylece ögrenciler icin konut krizi yasanmasi sasirtici degil. Modifiye edilmis konteyner evler iki devasa yurt binasinin yani sira talebi karsilamada yardimci oluyor.

 

 

 

Kanallari, hareketli sokaklari, tahta ayakkabilari, bisikletleri, yel degirmenleri, rengarenk laleleri, inekleri :), gouda peyniri ile bu güzel ülke bir kez daha fethediyor gönlümü. O nedenle ilk firsatta yine gidecegim. Kim bilir belki Kasim’daki Amsterdam Hasat Festivali’nde (Amsterdam Harvast Festival) orda olurum.

 

 

Biliyorum ki yapacak daha cok sey var! O nedenle bu defa kendim icin bir yapilacaklar listesi olusturmaya basladim:

 

- Amsterdam sokaklarinda bisiklete binilecek.

- Van Gogh Müzesi gezilecek.

- Botla kanal gezisi yapilacak.

- Anne Frank’in 2 yil yasadigi ev görülecek.

- De Taart van m’n Tante (Teyzemin Tarti) na gidilip günlük pastalardan yenecek.

- De Kaaskamer’de 200 cesit peynir bi arada görülecek.

- Bot ev (houseboats) kiralanacak.

- Bilthoven’daki evlerin birinde sömine basinda oturulacak.

- Mutlaka balik yenilecek. Kuzey Deniz’i bu kadar yakinken...

...

 


Etiketler: Netherlands, Amsterdam, The Hague, Scheveningen , Gouda, Utrecht, Bilthoven, Madurodam, Red Light Street, Heineken, Podium Mozaiek, Kilim Restaurant, Meram Restaurant, Shoarma, Rembranth, Van Gogh, Karsu Donmez, De Taart van m’n Tante, Güllüoglu, Dam Square.,



Yorumlar